15 Temmuz

Sönmez Kutlu, Tarihsel din söylemleri açısından “15 Temmuz”un analizi ve eleştirisi İhami Güler, Mevcut muhafazakâr (sünnî yahut seküler) bilinç 15 Temmuz’dan ders çıkarabilecek mi? Mustafa Öztürk, FETÖ’nün genel karakteristiği ve teolojisi Y. Hakan Erdem, Bir patolojinin katmanları arasında kısa bir yolculuk Cengiz Anık, Kanımızla birlikte ideolojimiz de emiliyor İlhami Güler, Sünnîliğin tarihî-bünyevî problemlerine giriş Hüseyin Subhi Erdem, Paralel dolambaç üzerine bir analiz H. Aliyar Demirci, 15 Temmuz siyasî ve sivil depreminin ardından tespit ve gözlemler Murat Beyazyüz, Tarihte değişmeden kalan unsurlar ve bir cemaat olarak Pythagorasçılar Mülâkat / Hakan Yavuz, 15 Temmuz darbe teşebbüsü üzerine Ali Yaşar Sarıbay, Amerika’nın demokrasiyle yüzleşmesi

Dr. Mustafa Çalık (Başyazı)

Yaz Mektubu

15 Temmuz’da yaşadıklarımızı daha evvel birisi bize fantastik bir hikâye olarak anlatsaydı ve sonunda da, “Bir gün bu ülke böyle bir hâdise yaşayacak”, deseydi ona sadece gülerdik. Gülmekle de kalmaz, bu kadar saçmalayan bir adamı bir an önce başımızdan savmaya bakardık, dediklerini tartışmazdık bile…

MAKALELER

Nietzsche’nin kaçık adamı: “Tanrı öldü, Tanrı öldü. Onu biz öldürdük; hepimiz onun katiliyiz…” diye pazar yerinde söylendikten sonra, bu olayın azametini ifade etmek için birkaç cümle daha sarf eder: “Denizi, nasıl içtik? Ufku, süngerle nasıl sildik? Dünyayı, güneşinden nasıl kopardık?...” diye devam eder. Heidegger, Nietzsche’nin kaçık adama söylettiği bu sözlerin, Tanrı tanımaz birinin ona karşı duyduğu kinin basit bir ifadesi olarak değil, Avrupa’da son üç yüz yılda gerçekleşen kültürel değişimin (sekülerleşme) bir göstergesi olarak yorumlar. 15 Temmuz Darbe girişimi de Türkiye açısından böylesine korkunç bir olaydır. Uzun süreden beri korkunçluğu üzerine konuşuyoruz da ülke olarak, toplum olarak ve muhafazakârlar olarak böyle bir fâciâya maruz kalabilmemizin dinî/teolojik, sosyolojik, politik sebepleri üzerine derin analizlere pek rastlanmıyor. Hâdise, üslûp farklılıklarına mukabil, ortak bir anlayış doğrultusunda, istisnaî olarak tek bir kişiye (Fethullah) veya gruba (Cemaat) hasredilerek ve maalesef üzüntü verici bir sathîlikle izah edilmeye çalışılıyor. Cemaat’in canavarlaşmasına ses çıkarmayanlar, “canavarlığını” ortaya koyunca koro halinde afallamanın ve küfür yağdırmanın dışında fazla bir şey söylemiyorlar. Bu konuda kendi bünyemizde taşıdığımız zaafları ve onlarla olan ortak paydamızı görmekten korktuğumuz/kaçındığımız için, problemin esasını “gürültüye getirmek” biraz da işimize geliyor.

Bir tarihçi için en güç işlerden biri kendi gününü tarihçi olarak, tarih yöntemlerine uygun olarak yazmaya kalkışmak olsa gerektir. Temel olgular olanca vahametiyle ortadayken, sağdan soldan gelen bilgi kırıntıları birleşip bir sel gibi akarken durum böyle. Veri eksiği yok, fazlası var. Üstelik tarihçinin kendisi de olayların bir tanığı. Fakat müthiş öznel / sübjektif bir tanıklıktır bu. Hızla akmakta olan olayları kendi müktesebatıyla, duruşuyla, tercihleriyle, önyargılarıyla birlikte anlamaya çalışmaktadır tarihçi. Denizden dönerek yükselen bir hortumun ortasındayız. Bu hortumun içinde kendisi de dönerken sağa sola saçılan bildik bilmedik çeşitli objelerin üretilme tarihlerini, hangi kültür tarafından ne amaçla üretildiklerini anlamaya ve bu perakende nesneler arasında nasıl bir ilişki olabileceğini kestirmeye çalışan bir kültür tarihçisi tasavvur edelim. Tanıdığı nesneler, diyelim ki bir direksiyon ve iki otomobil lastiği, bile geçse yanından, “Bu direksiyon beş dakika önce şu iki lastiği yönlendiriyordu” diyemiyor. Diyemiyor çünkü başka lastikler ve direksiyonlar da uçuşuyor. Bir sürü hiç bilmediği nesne arasında… Üstelik bazı nesneler canlı ve sesli. Bazıları sakince, bazıları bağıra çağıra bir şeyler söylüyorlar…

Rahatlıkla söylenebilir ki, 15 Temmuz 2016, Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli tarihidir. Pek çok badireden söz edilebilir. Darbelerin modernini de postmodernini de biliyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mefluç hale getirilip tahrip edilmesine, ekonomik kaynakların tassallutu ile siyasal sistemimin boyunduruk altına alınmasına, bu ülkenin insanlarının birbirinden nefret etmesi, birbirine kin ve hınç duymasına ve topraklarımızı terk etmeye neden olacak derecede hepimizin içine nifak tohumları ekilmesine yönelik olarak girişimler, projeler, programlar ve operasyonlar her zaman devreye sokulup, defalarca icra edilmiştir. 15 Temmuz 2016 tarihi bu girişim, proje ve operasyonların topyekün icra edildiği bir tarihtir. Ama 15 Temmuz, bundan ibaret değildir.

1960’lı yılların ikinci yarısında Fethullah Gülen adlı şahıs tarafından kurulan ve son birkaç yıla kadar “Cemaat”, “Camia”, “Gülen Cemaati”, “Hizmet Hareketi” gibi çeşitli isimlerle anılan FETÖ’nün (Fethullahcı Terör Örgütü) teşkilat yapısı, faaliyet tarzları ve küresel düzeydeki çok boyutlu angajmanları dikkate alındığında, bu örgütü dinî bir cemaat veya sivil toplum kuruluşu olarak tanımlamak imkân dâhilinde değildir. Hâl-i hazırda müseccel bir terör örgütü olarak kodlanması gerektiğinde hiçbir tereddüt bulunmamakla birlikte, yapısal özellikleri bakımından FETÖ’nün “efradını câmi ağyarını mâni” şekilde tanımlanması oldukça zor görünmektedir. Tanımlama zorluğu örgütün yerel ve küresel düzlemdeki sosyal, siyasal ve kültürel akışkanlık içerisinde kendini sürekli yenilemesi, bir bakıma mütemadiyen evrim geçirmesiyle ilgilidir. FETÖ’nün evriminde birkaç önemli aşamadan söz edilebilir. Bazı araştırmacılara göre 1970-1983 yılları örgütün “dinî grup/cemaat” tarzında oluşum dönemi, 1983-1997 yılları kurumsallaşma ve Türkiye sathına yayılma dönemi, 28 Şubat 1997 ve müteakip yıllar zoraki liberalleşme1 ve aynı zamanda devletin kritik kurumlarında kolonileşme dönemi olarak tespit edilebilir. 17/25 Aralık 2013 operasyonu ve 15 Temmuz darbe teşebbüsü ise örgütün kendini terörle tescillediği döneme karşılık gelir.

Müslümanlar, saltanat yönetiminin, dünyevileşmenin (sekülerleşme), etnik ayrımcılığın (şuûbiyye/asabiyyet), siyasi despotizmin ve hukuksuzluğun ortaya çıkardığı dinî, siyasi ve toplumsal sorunlarla ilk defa modern dönemde karşılaşmadılar. Hz. Peygamber döneminden bugüne kadar bunlar sorun olmaya devam etti ve onlarla baş edebilmek için Müslümanlar yeni yol ve yöntemler denediler. İslâm düşünce tarihinde sorunlara farklı çözüm arayışları ve farklı yaklaşımların ilk tezahürlerine bireysel olarak sahabe ve sonraki kuşak (tâbiîn) döneminde, toplumsal tezahürlerine ise Emeviler ve Abbasîler döneminde rastlanan Zahirilik (Hâricîlik ve Hadis Taraftarları), Bâtınîilik (Şiî ve Sufî irfancılık)1 ve Akıl Taraftarlığı (Rey Taraftarları, Mürcie, Mu’tezile ve Maturidilik) yaklaşımları, dinî anlama, anlatma, yorumlama ve yaşama konusundaki tarihsel bakış açıları olarak, 2 farklı isim ve görünümler altında günümüzde de bütün canlılığıyla varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla Müslümanlar arasında günümüzde yaşanan sorunları tarihte hiç yaşanmamış tamamen yeni sorunlar olarak görmek doğru değildir. Bir çok sorun ve çözüm yolu, şekil ve muhteva olarak belki farklıydı, ancak sebep ve sonuçları incelendiğinde birbirine benziyordu. Sadece bu sorunların çözümü için üretilen yöntem ve usuller, ya da paradigmalar, farklı isimler altında ve değişik biçimlerde kendinî gösteriyordu.

Mevcut Sünnî (Ehli Sünnet) sahihlik çemberinin (ortodoxi), ikinci ve üçüncü yüz yıllardan itibaren bünyesinde barındırdığı bir kanadı/ekolü olan “Rey Ehli”ni (Mu’tezile, Hanefîlik-Mâturidîlik ve Mâlikîlik) metodolojik düzlemde elimine ederek muhafazakâr kanadı olan hadis/Sünnet/Eser/Rivâyet Ehlinin (Hanbelîlik, Şâfiîlik, Eş’arîlik ve Tasavvuf) hegemonya kurması ile oluştuğu malûmdur. Sünnîlik, büyük merkezî imparatorlukların (Emevî-Abbasî-Selçuklu ve Osmanlı) yaygın (cami) ve örgün (medrese) eğitim kurumlarında devletin resmî ideolojisi olarak tâlim ve tedris edilmiştir. Bu yazıda dinin temel bazı konularının ve kavramlarının teorileştirilmesinde/teolojileştirilmesinde Rey Ekolü’nün Sünnet/Hadis Ekolüne yaptığı itirazları ana hatları ile (teferruata girmeden) başlıklar olarak ortaya koymaya çalışacağım.

Türkiye ihtilal girişimi nedeniyle Paralel devlet yapılanmasıyla daha reel ve canlı yüzleşmek zorunda kalmış durumda. Devlet şimdi yeniden savunma ve korunma gardı alıp bu yapıyı daha inceden araştırıyor. Devletin (siyasi erk ve kurumlar) dikkat teksif ettiği bu yapı tamamıyla çözülüp bertaraf edilebilecek mi? Ufukta böyle bir başarı var mı? Buna hemen evet demek mümkün değil. Aslında böyle bir yapının Ak Parti iktidarında kalkışmada bulunması ve halkın kahir ekseriyeti yanında resmi kurumların kısmi tepkisi sonucu akamete uğrayan girişimleri, Cumhuriyet sonrası yönetilen kitlenin daha homojen bir yapıya kavuşturulması ve bu homojeniteyi sağlayan Ak partinin başarısı sayılabilir. Ak Parti Cumhuriyetin kuruluşundan beri, aslında kökü daha eskiye uzanan ittihat terakki ve ihtilaf fırkası şeklinde ayrımlaşan halk tabakası arasındaki uçurumu giderecek önemli bir hamleye karşılık gelmektedir. Bu hamle Tanzimat’tan beri periferiye itilmiş Müslüman kimliğiyle belirginleşen çoğunluğu merkeze çekerek, devletle barıştırmış ve çeşitli ideolojik perspektiflerin etkisinde düzenlenen toplum mühendisliğine dayalı siyasi oluşumların küstürdüğü kitleler yeniden devlete ve vatan duygusu etrafında şekillenen değerlere sahip çıkacak motivasyona kavuşturulmuştur.

15 Temmuz’da Türkiye, bir benzerini ancak filmlerde görebileceğimiz türden bir şiddete maruz kaldı. Tabanca, tüfek, tank, savaş uçağı, savaş helikopteri gibi her türlü ateşli silahın ve vasıtanın kullanıldığı bir darbe sürecine muhatap oldu.  İnkârı imkân dışı, hayli sahici bu darbe teşebbüsü akamete uğradı. Türkiye bir illüzyonun içinden tamamen çıkmak, hakikati tümden fark etmek için âdetâ bedel ödedi. Mizansen iddialarını boşa çıkaracak kadar sâhici, acı, ızdırap verici yaşanmış bir hikâye ortaya çıktı. Millet önce karanlığa düşüp daha sonra aydınlığa koştu. Silahlara karşı silahsız meydan okudu. Hain darbe teşebbüsünden ancak iki ay sonra konuşan ve darbe sürecinde bilgisi ve muhtemelen dahli olduğu anlaşılan Amerikan yönetiminden, Başkan Barack Obama’nın sarf ettiği kelimeler, yaşanan süreci öncesiyle sonrasıyla gayet iyi anlatıyordu. Kendisine verilen muhtemel brifingin ya da bilgilendirme notunun özeti sözler, olup bitenin sadece bir şiddet dalgasından ibaret olmadığını bize açıklıyordu.  “Türkiye siyasî ve sivil bir deprem yaşadı”.1 Bugün süreç artçı sarsıntılarıyla halen devam ediyor. Obama’nın sözleri üzerinden bir kıyas yapılırsa 17 Ağustos 1999 Gölcük depreminin ardından 17 sene geçti. Türkiye bu fizikî depremi ne yazık ki unuttu, 15 Temmuz travması hiç unutulmayacak.

İlerlemekte olan zamanın bir hedefi olduğu düşüncesi zaman zaman büyük zekâların meşgalesi olduysa da bu konu bilimsel uğraşın ilgi alanı dışında tutulmalıdır. Teleolojik bir tarih anlayışı eleştiriye son derece açıktır ve bu eleştiri de felsefenin içinde fazlasıyla yapılmıştır. Bu anlayış pozitif bilimin teşrih masasında da çok uzun ömürlü olamamıştır. Tarihi, zamanın ilerleyişini “sürekli bir gelişim” olarak ele almaktan bizi alıkoyan birçok delile sahibiz artık. Bu deliller, sürekli gelişimden ziyade sürekli bir değişimin olduğunu, ama bu değişim içinde değişmeden kalan birtakım unsurların da daima var olduğunu düşündürmektedir. Değişmeyen bu unsurlardan biri de insanın bir “grup-varlık” olmasıdır. İnsan bir grup içine doğar ve bu grubun içinde kimliğini inşa eder. Bu inşaat süresince çeşitli gruplara bazen isteyerek, bazen farkında bile olmadan dâhil olur. Dahası insanlar yeni gruplar oluşturabilirler ve diğer gruplardan farklılaşabilirler. Değişmeyen bu grup-varlık olma durumunun ötesinde insan tekinin grup içindeki psikolojisinin de çok fazla değişmediği iddia edilebilir. Herhangi bir şeyin tarih boyunca nasıl değiştiğinden bahseden yazılara sıkça rastlamak mümkündür, ama bu yazının hedefi bir değişim hikâyesi anlatmak değil, tam tersine değişmeyen birtakım unsurlara dikkat çekmektir…

Türkiye’de Fethullah Gülen ile ilk mülâkatı yaparak 1996’da Milliyet gazetesinde yayımlayan M. Hakan Yavuz, daha sonra John Esposito ile beraber Georgetown Üniversitesinde 2001’de Fethullah Gülen hareketi üzerine toplantı yaptı ve bu toplantıya katılanların makaleleri Syracuse University Press tarafından 2003’de Türk İslâmı ve Laik Devlet: Gülen Hareketi başlığıyla yayımlandı. Yavuz’un, daha sonra,  2013 yılında Oxford University Press tarafından yayımlanan Gülen Hareketi konulu geniş bir kitabı daha çıktı. 15 Temmuz darbesi sonrasında Utah Üniversitesinde Gülen Hareketi uzmanı akademisyenlerle iki toplantı düzenledi ve Hareket’in değişimini ele aldı.  Aşağıdaki mülâkat Gülen Hareketinin gelişimini ve darbedeki rolünü ele alıyor. (Türkiye Günlüğü)

TÜRKİYE GÜNLÜĞÜ: Cemaat neden böylesine akıl dışı bir çılgınlığa girişti? 
M. HAKAN YAVUZ: Sorunuza cevap verebilmek için bu darbe ve darbeyi yapanlara kısaca değinmek gerekiyor. Bu askeri bir kalkışma, ama Hükûmete karşı olmakla beraber ordunun üst kademesine karşı da yapılmış bir başkaldırı hareketi. Şu ana kadar elde ettiğimiz verilere göre, ki bunların arasında darbecilerin ifadeleri, Fethullah Gülen cemaatinin İmamlarının darbe mahallinde olması, darbe öncesi cemaatin önde gelenlerinin açıklama ve beklentileri, bu darbenin Gülen taraftarlarınca yapıldığını, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ortaya koyuyor. Ama sadece Gülencilerin olduğu bir kalkışma değil. Başka gruplar da var. Burada cemaatin “tedbir” vurgusu veya “güvenlik sektörüne sızma” çabaları ve “gizlilik” konusundaki çabalarını da ele almak zorundayız. Kısacası, bu darbenin belkemiğini Cemaatçi generallerin oluşturduğu yönünde hiçbir şüphemiz yok. Bu bir cemaat kalkışması ve bunun Fethullah Hoca’dan izinsiz olması zor değil, imkânsız.   
Cemaatin örgütlenme şekli, 17 ve 25 Aralık 2013 soruşturmaları sonrasında hükûmet tarafından köseye sıkıştırılmaları, kaybedecekleri yatırımların çokluğu ve özellikle uluslar arası bağlantıları bu darbeyi planladıkları yönünde yeterince veri sunuyor. 

TÜRKİYE GÜNLÜĞÜ: Darbe başarılı olsaydı planları neydi sizce? 
M. HAKAN YAVUZ: Darbeyi büyük oranda İslami zeminden beslenen siyasal İslam (Ak parti) ile sosyal İslamdan beslenen Fethullah Gülen cemaati arasında bir iktidar kavgasının silâhlı şekilde devamı olarak görmemiz gerekiyor.  Kısacası, bu kavga bir ahlâk veya demokrasi değil bir iktidar ve paylaşım kavgası. Darbe başarılı olsaydı amaçları AK Parti hareketinin kurucusu ve sembolü olan Sayın Cumhurbaşkanımızı ortadan kaldırmaktı. Zaten süreç 17 ve 25 Aralık’ta polis öncülüğünde başlamıştı ve 15 Temmuz bu yarım kalan işin devamı şeklinde okunmalı. Darbe başarılı olsaydı,  “Altın Nesil” öncülüğünde Türkiye yeniden ve büyük oranda Amerika ve Batı beklentilerini karşılayacak şekilde yapılandırılacaktı.   Bir “Altın Nesil” diktatörlüğü inşa edilecekti.  Darbenin erken olmasının sebebi ordu içindeki “Altın Subayların” emekli edilme endişesi ve özellikle cemaat üzerindeki baskıları kaldırmak ve tamamen ele geçiremedikleri bazı kurumlara hakim olmaktı. Milletin değil “Altın Neslin Hakimiyeti” inşa edilecekti.  Darbenin amacı şeriat getirmek veya İslâmcı bir rejim getirmek değildi. Büyük oranda gücü tekelleştirmek ve Türkiye’yi yeniden yapılandırmaktı.  Bu darbe Türkiye’nin gelişmesine ve demokrasisine tahmin edemeyeceğimizden çok büyük yara verdi. İç ve dış politikalarımız alt-üst oldu. İç politikada baskılar artarken, dış politikada kendimizi Putin’in yanında bulduk. ..

Birleşik Amerika’da, Donald Trump’ın Başkan seçilmesinin, demokrasinin değerleri ve ilkeleri açısından yorumlanabilecek önemli sonuçları oldu. Çizdiği politik portre itibarıyla -her ne kadar sayılı zenginlerden olsa da- Trump, “modern” Amerika’nın adeta “kenar”ının temsilcisi bir muamele gördü, antipati ile karşılandı. Bunda hiç şüphesiz, tavır ve davranışlarının payı yok sayılmasa bile Trump, son tahlilde, Cumhuriyetçi Parti’nin ileri gelenleri tarafından da kurulu düzenin ve bu düzenin zeminini oluşturan değerlerin anomalisi bir figür olarak görüldü. 
Elbette, hitap ettiği, temsilciliğine talip olduğu seçmenler de aynı kategoride telakki edildi.  İronik bir dille ifade edersek; hem kendisine, hem seçmenlerine, adeta bizdeki “bidon kafalı”, “göbeğini kaşıyan” nitelemesinin Amerika’daki izdüşümü lâyık görüldü. Sonuç, Demokratları sokaklarda ağlatacak, ülkeyi terk edecek derecede şoka uğrattı. Bu şok, Amerika dışına yansımakta gecikmedi, siyasi çevreler, “liberal”, “sol” aydınlar başta olmak üzere, neredeyse dünyanın sonunu haber veren bir kıyâmet senaryosu yazmaya hemen başladılar. Neticede, ortaya çıkan, “demokrasi severlik” kisvesi altında, adeta “demokrasi nefreti”ne muadil bir hâl ve hareket yaygınlığıydı.

ARŞİV