Din eğitimi ve dindarlık üzerine
Zafer Özer

Özet

Sağlıklı bir toplumun inşası için, toplumu oluşturan tüm aktörlerin el birliği içerisinde hareket etmeleri gerektiğinin yanında, hedeflere ulaşılması için, işin profesyonel ve teknik düzeyde yapılabilmesinin sağlanması ve hükümetlerin toplumu organize edip, yönlendirecek dinamik bir eğitim sistemini de örgütlenmesi gerekir.  Sağlıklı toplum derken aslında nitelikli insandan, nitelikli insan derken de yaşamla barışık, kendini tanıyan, çevresini tanıyan, ilgi, istidat ve kabiliyetlerinin farkında olan ve bu farkındalığın gerektirdiği donanımları kazanmış, sosyal duyarlılığı gelişmiş, benlik krizleri yaşamayan, varoluşsal meselelerini çözmüş, kişilikli bireylerden bahsedilmektedir. Bu niteliklerin hayatiyet bulabilmesi için etkili bir eğitim sistemi ve bu sistem içinde ne yapacağını ve nasıl yapacağını bilen kadrolara ve temel referans noktası bilimsel verileri içkin bir müfredata ihtiyaç vardır.  Bu çalışmalar içerisinde, insanın ontolojik sorgulamalarına cevap bulabilmesini sağlayacak din eğitiminin de hesaba katılması ve bu işin doğru esaslarla, doğru usullerle yapılması gerekir. Konumuz, din eğitimi olduğu için bağlı ayrıntılara inmeden temel problemler üzerinde duralım. 
 
Modern devlet ve eğitim
İlk ve orta çağ dönemlerinde var olan toplumsal yapıların homojen gruplar olması nedeniyle, mensubu bulunan kişilerin şekillenmesi, yine o toplumun benimsediği düşünce ve inançlar esas alınarak sürdürülmüştür. Düşünce ve inanç olarak aynı yapıda olan homojen yapılarda bu durum oldukça normaldir. Aydınlanma dönemiyle birlikte gündeme gelen Modern Devlet aygıtı, eğitim sistemini, kendi soyut kimliği üzerinden inşa etmeye çalışmıştır. Modern devlette, heterojen grupların bir arada problemsiz olarak yaşayabilmeleri, toplumsal normların evrensel yasalar çerçevesinde ve ortak sözleşme ile yürütülmesine bağlıdır. Yasaların oluşum sürecinde tüm kesimlerin ortak payda ve hassasiyetleri dikkate alınır. Din eğitimi hususunda da bireylere özgürlük alanları tanındığı gibi, devletin her din ve buna bağlı yönelimlere eşit mesafede olması da bir kural olarak kabul edilir. Bu yapıda hedeflenen kimlik “vatandaşlık” bilincidir. Sosyal yapıyı kültürel ögelerin şekillendirmesi olağandır ve aynı zamanda gereklidir. Lakin, devlet mekanizması içerisinde hiçbir zümre ve sınıf imtiyazlı olmayıp; devletin her kesime eşit mesafede durması gerekir. Bu durum, sosyal barış, bütünlük, güven ve sağlıklı bir toplumsal yapı için teminattır. İslam’ın Medine dönemi, bu noktada örnek teşkil edebilecek nitelikte bir uygulamayı (Medine Sözleşmesini) gündeme getirmiştir. Lakin, Hz. Peygamberin bu uygulaması daha sonraki dönemlerde ne yazık ki güncellenememiştir. Yaşadığımız bu çağ içerisinde de toplumsal yapılarımız kültürel kodlarını aynı kaynaktan alsa da heterojen yapısını devam ettirmektedir. “Din bir ihtiyaçtır ve bu ihtiyaç nasıl ve hangi yöntemle giderilmeli, sağlıklı bir din öğretimi nasıl olmalı ve bu hususta nasıl bir politika oluşturulmalı, din ile kamu düzeni arasında nasıl bir ilişki ve denge olmalı,” gibi zor sorular, gündemimizden çıkmayan ve farklı cevapları olan konular olarak bizi sürekli meşgul edecek gibi görünmektedir. 

Anahtar Kelimeler