Sultan Selîm-i evvel: Türk Akdeniz’in bânisi
Abdulkadir İlgen

Özet

Fernand Braudel, Romalıların “mare nostrum” (bizim Akdeniz) dediği denizden, Akdeniz’den bahsederken, bu eski denizin solması ve yapraklarını dökmesinden de bahseder. Fakat o hazan mevsiminde bile, meyvelerini sunmuştur Akdeniz: Sonbahar meyvelerini. Katıksız bir Hristiyan olan hazret, onca hakperestliğine rağmen denizin kuzeyindeki meyveleri sıralarken pek tabii ki, güneydeki meyvelere değinmez. Bu durumda benim de, Güney Akdeniz’i Türklük ve İslamlığa açan Gazi Hünkârdan bahsetmeden geçmem pek tabii ki uygun düşmez. Türk Akdeniz ilk ve son meyvelerini sunarken akla gelen ilk isim odur. Üzerimizde tesirleri hâlâ devam eden bu adam da tıpkı diğer muadilleri gibi, sadece bizim için değil, muvafık ve muhalif her kesimin mutlak surette dikkat kesildiği biri.  O kadar ki, bu kıratta biri, bu denizin gördüğü ve bundan sonra da bir benzerini asla görmediği ve muhtemelen de göremeyeceği bir zirve şahsiyet olarak daima hafızalardaki yerini koruyacaktır. 
Yavuz Sultan Selim’den bahsediyorum. Yahya Kemal’in, “Cihangir Selîm-i Evvel’in odası o kadar küçük ve sade ki; uzun seferlerinin birinde konduğu fakîrâne bir han odasını andırıyor. Zannediyorsunuz ki eyerlenmiş atı yanı başındaki kapıda beklemektedir. Büyük pâdişâh kısa bir istirahatten sonra hemen çıkıp gidecek” şeklinde bahsettiği Topkapı Sarayı izlenimlerindeki Yavuz karesi böyle. Aynı zamanda büyük bir müverrih de olan bu büyük şairimiz, diğer padişahlar için benzer ifadeleri kullanmaz. Tâcü’t-Tevârih yazarı ise bu Gazi Hünkâr için, “çağının hükümdarlarının gidişine uymaz, derviş yaratılışlı bir şah idi” der.  Sahiden de öyleydi: Mustarip, derviş meşrep ve yalnız  bir hükümdar…
 

Anahtar Kelimeler