Güz Mektubu
Mehmet Öz

Özet

Tarihi hadiselere sağlam bir bakış acısı ile bakmak, bu hadiseleri dönemin şartlarını dikkate alarak tarif etmek, tarih usulünün vazgeçilmez hususiyetlerindendir. Bu çerçevede, günümüzden Harb-i Umumî (1914-1918)’yi tarif etmek istersek, dönemin derinliklerine inmemiz icap etmektedir. O zamanı anlamak için, harbi yaşayanların çektiği sıkıntıları; açlığı, sefaleti, hastalıkları, ölümleri… velhasıl çekilen acıları bugünden hissetmek lâzımdır. Bizler bu felaketleri onlar kadar hissetmesek de, insanlığın geçirdiği tecrübî “tarihten ders çıkarma” melekesine sığınarak, Cihan Harbi’ni, bugün, ibret alınması gereken tarihin bir kesiti olarak addedebiliyoruz.

Anahtar Kelimeler

İçerik

Harbi yaşayanlar ise, “harb-i umumî” veya “büyük harp” diyorlardı bu savaşlara. Belki de günümüzün tabiri olan ilk “küresel savaş” demek istediler.

Dört yıl süren Harb-i Umumî’de, sanayinin adetâ insan kıyımına hizmet etiği anlayışı, o gün de bugün de hiç değişmedi. Bu harplerde, savaş sanayiinde ilklerin yaşandığı bir döneme girildi. Bunlar; tanklar, makineli tüfekler, uçaklar, kimyasal gazlar, ateş topları vs. Hepsi de, kitlesel öldürmeye odaklanmış gelişmelerdi! 

Harb-i Umumî’ye bir başka zaviyeden bakarsak, propagandanın bir güç noktası haline geldiğine şahit oluruz. Tarafların karşılıklı mücadelesinde ya da, kendi taraflarını harbe teşvikte, propagandanın en belirleyici ve netice alıcı dönemini yaşadılar. Mücadele adeta, propaganda savaşına dönüşmüştü. O günden bugüne propaganda, milletlerarası mücadelede en tesirli silah olma hususiyetini muhafaza etmiştir.

Cihan Harbi, 19. yüzyılın kısa süreli muharebelerine kıyasla dehşet verici bir insan kaybına -15 milyon- sebep olarak çağa damgasını vuran burjuva uygarlık ve iyimserliğini sarsmıştır. Ancak savaşan ülkelerin içindeki gerilimleri azaltma tikel ve mahalli sadakatler yerine milliyetçi şuuru pekiştirme gibi bir netice de vermiştir.

Bugünden geriye baktığımız zaman, o günler için “bitmeyen savaş” diyebiliyoruz. Her ne kadar savaş dört yıl sürse de, savaş sonrası galip devletlerin öncülüğünde kurulan Cemiyet-i Akvam, âdil bir barış tesis edemediği için, harbe, sadece ara verilmiş oldu ki 1939’da İkinci Cihan Harbi olarak tekerrür etti. Dahası, cihan harpleri, belki de bugünkü milletlerarası mücadelenin geçmişini teşkil ettiği anlayışı, tarihi bir hakikat olarak hafızalarımızda yerini muhafaza etmeye devam ediyor.

Harb-i Umumî’nin bitişinin yüzüncü yılında, insanlığın yaşadığı en büyük felaketlerden birini bu sayımızda yeniden düşünmek ve değerlendirmek istedik. Bu dosya, esas itibariyle Osmanlı Devleti’nin zaviyesinden irdelenmeye çalışıldı. Birinci Cihan Harbi’ne, ana bakış açıları oluşturacak şekilde hazırlanan bir yazar kadrosu teşkil edildi.

 Bunlardan ilkinde, Harb-i Umumi’ye nasıl bakılmalıdır ? sualinin cevabı bulunmaya çalışıldı. Cihan Harbi’nin sosyo-ekonomik tarihi üzerinde önemli çalışmaları olan Zafer Toprak, bu savaşta Osmanlı Devleti’nin toplumsal dönüşümü üzerine yazdığı makaleyi bu sayımızda neşrederek, dosyamızı usta kalem tarafından taçlandırdık. Makalede, savaşın getirdiği ağır şartlar; ekonomik düzenin bozulması, toplumsal yapının çökmesi ve insan kıyımı, devleti bazı uygulamalara mecbur kılmıştır.  Cihan harbi devam ederken tatbik edilen, milli iktisat, devletçilik ve halkçılık siyaseti, Cumhuriyet’in kuruluşundaki önemli unsurların başında geldiğine dair bir bakış sunmuştur.

         Yaptığı çalışmalarla, son dönemin önemli askeri tarih uzmanları arasında yer alan Gültekin Yıldız, Cihan Harbinde Türk-Alman ittifakı hakkında bir yazı kaleme alarak, iki devlet arasındaki stratejik ortaklığın muhasebesini yapmıştır. Esnek zemin üzerinde kurulan bu ortaklığın zamanla bir çok anlaşmazlığı da beraberinde getirdiğini vurgulayan yazar, problemlerin daha çok, emir komuta zincirinde ve silah techizat yardmı konusunda çıktığı üzerinde durmuştur.

         Birinci Dünya Savaşı’nın İslam coğrafyasına bıraktığı menfi tesirlerden radikalizmi inceleyen Mustafa Solak, bu konuya farklı bir bakış açısı getirmiştir. Bir tarafta Almanlar’ın diğer tarafta İngilizler’in Müslüman topluluklar üzerindeki baskısını dile getiren yazar, bu sürecin İslâm coğrafyalarında radikalizmin doğmasına ve yayılmasına neden olduğunu dile getirmiştir. Bu siyaset, daha çok Halifelik üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılarak, Almanların savaş sürecinde İslamcılığı körüklemesine ve karşı taraftaki İngiliz ve Fransızların da kendi tabiiyeti altındaki Müslümanları Halife aleyhine  kışkırtmasına yol açmıştır.

         Altay Cengizer’in, 119. sayımızda neşrettiğimiz, ‘Birinci Dünya Savaşı Öncesinde Çarlık Ruyası’nın İstanbul ve Boğazlar Siyaseti “büyük hegâme” Fikri’ yazısını önemine binaen tekrar yayınlamayı uygun gördük. Savaş öncesi Osmanlı-Rus ilişkileri üzerinde durarak, Rusya’da gerçekleşen “Büyük Encümen Konferansı’ında, boğazlar üzerindeki işgal planını “büyük hengâme” yani Avrupa’daki karışıklıklardan istifade ederek gerçekleştirme düşüncesini anlatmaktadır. Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesindeki en büyük âmillerden olan Rusya tehlikesini anlamaya matuf olan bu çalışma, dosyamızın bu döneme ait bakış açısını tamamlayacak  hususiyette bir yazıdır.

         Dosyamızın ikinci ana başlığı harbin seyri ile ilgilidir. Bu konuda bütün cepheleri değerlendiren umum bir yazıyı, Merhum Nevzat Köseoğlu’nun Türk tarihi klasikleri arasında yer alan Enver Paşa hakkında yazdığı mühim bir biyografi eserinden bazı iktibaslar yaparak temin etmeye çalıştık. Bütün cepheleri sağlam bir bakış açısıyla izah eden Köseoğlu’nun bu çalışması dosyamızı zenginleştirmiştir.

         Orhan Avcı’nın Irak Cephesi üzerine yaptığı genel değerlendirme ile, bu alanda arşiv kaynaklarına dayalı çalışmalarının bir nevi özünü meydana getiren yazısı, dosyamıza büyük katkı sağlamıştır. Bu cephedeki savaşlar üzerinde tafsilatlı bilgiler sunan yazar, Irak cephesinin önemi üzerinde durmuş ve bu cephenin müstakil bir hüvviyete sahip bir savaş süreci olduğunu vurgulamıştır.

Harb-i Umumî döneminde ve nihayetine doğru cereyan eden muhtelif siyasi hadiseler üçüncü ana başlığımızı teşkil etmektedir. Bu bahsin ilk makalesinde, Rusya’da 1917 İhtilaliyle Çarlık rejimi yıkılıp, Bolşevik rejimi kurulduktan sonra Osmanlı Devleti ve Azerbaycan Cumhuriyeti ile olan ilişkilerini kaleme alan Nasrullah Uzman, Rusya’da yaşanan siyasi gelişmelerin bölge devletlerini nasıl etkilediğini izah etmiştir. Bu kapsamda; Azerbaycan Türkleri, Ermeniler ve Gürcüler tarafından 1918’de Maverâ-i Kafkasya Hükümeti adı altında bir federasyon kuruldu. Ancak bu federasyon uzun ömürlü olmadı. Federasyon üyeleri kendi bağımsız devletlerini kurma yolunu seçti. Azerbaycan Türkleri de Azerbaycan Milli Şurası adı altında teşkilatlanarak 28 Mayıs 1918’de Azerbaycan Cumhuriyeti adı altında bağımsızlığını ilan etti. Osmanlı Devleti ve Azerbaycan Hükümeti kısa sürede yakın ilişki kurdu. Bu çalışmada 1917 Ekim İhtilali’nin Osmanlı Devleti ve Azerbaycan Cumhuriyeti ilişkilerine etkilerinin altı çizilmiştir.

Diğer bir makalede, Ermeni Patrikhanesi’nin Harb-i Umumî döneminde gösterdiği çelişkili tavırları dile getiren, Ramazan Erhan Güllü, Patrikhane’nin ve Anadolu’daki kiliselerin Ermeni komiteleri tarafından yönlendirildiği, Ermeni ahalisini Osmanlı idaresine karşı isyana teşvik ettiğini vurgulamıştır. Ayrıca, Patrikhane’nin, Sevk ve İskân Kanunu’na gösterdiği tepkiyi, uluslararası arenaya taşımak için bir hayli çaba sarfettiği de ifade edilmiştir.

İbrahim Etem Atnur’un yazısı, bu bahsi zenginleştiren başka bir çalışmadır.  Rusların Kafkaslar ve Azerbaycan coğrafyasından çekilmesiyle meydana gelen boşluktan istifade eden Osmanlı ordusu, Azerbaycan Türklerini ve Kafkasya’daki Müslüman ahaliyi Ermeni ve İngilizlerden korumak maksadıyla ileri hareket ederek, eski sınırlarının da ötesine geçmiştir. Ancak, savaşın sonuna da gelinmiş olması, Osmanlı ordusunun bölgeden geri çekilmesini mücbir kılmış ve ordunun ayrılmasıyla birlikte, bölgede gönüllü subaylar bırakılarak, Aras Vadisi üzerinde Iğdır ve Nahcivan merkezli bir Aras Türk Hükümeti kurulmuştur. Kısa ömürlü olan bu hükümetin faaliyetlerini izah eden yazarımız, bu alandaki boşluğu dolduracak bir çalışmayı kaleme alarak dosyamıza önemli bir katkı sağlamıştır.

Harbin nihayetine doğru meydana gelen Medine Müdafaası, Azerbaycan’da ilerleyen Osmanlı Ordusu üzerine, Almanlarla meydana gelen gerginlik ve Osmanlı ordusunun bölgeden çekilmesi hadiseleri, yine merhum Nevzat Köseoğlu’nun yukarıda bahsedilen kitabından iktibas edilmiştir.

Temuçin Faik Ertan, Birinci Dünya Savaşı’nı sona erdiren mütarekeler üzerinde durmuştur. Savaşa katılıp mağlup olan devletlerle yapılan mütarekelerin ortak ve farklı yönleri üzerinde durulmuştur. Bu devletlerin imzalamış oldukları mütarekelerin hepsinin kayıtsız şartsız teslim niteliği taşıyan sözleşmeler olduğunu vurgulayan yazar, ateşkes metinlerinin mağlup devletler üzerindeki tesirlerini de açıklamıştır. Harp sonrası hadiselerin anlaşılması açısından kayda değer bir çalışma olan yazı, dosyamızda yerini almıştır.

Bu bahsin son yazısı, Harb-i Umumi’nin muhtasar bir değerlendirmesi ve Enver Paşa - Mustafa Kemal Paşa karşılaştırması başlığı altında Merhum Nevzat Köseoğlu’nun söz konusu kitabından iktibas edilmiştir. Bu savaştan Osmanlı devletinin büyük kayıplar vererek mağlup olmasına rağmen, bazı cephelerde kazandığı başarılar, Azerbaycan ve Kafkasya’ya yardım maksadıyla ordu göndermesi kazanç hanesine yazılacak zaferlerdir. Diğer taraftan, bu harplerin, varlığımızı dirilten bir savaş olduğunu vurgulayarak, gerçekçi bir bakış açısı sunmuştur.

Merhum, bu iki tarihi şahsiyeti karşılaştırırken; dönemin hatıratlarını, Şevket Süreyya Aydemir ve Yusuf Hikmet Bayur’un eserlerini, bunların yanı sıra, ATESE Arşivi’ne dayalı çalışmaları titizlikle incelemiştir.

Dosyamızın bu bahsi, Harb-i Umumî’nin pek fazla üzerinde durulmayan gündelik hayat ve kültürel yönü üzerinedir. Harp meydanlarında erlerin hatıratları üzerine iki makale dosyaya dahil edilmiştir. Bunlardan, Ahmet Özcan’ın hazırladığı çalışmada, bugüne kadar yayımlanmamış hatırat, günlük, mektup türünden eserlerin yayınlanması, savaşın gündelik hayatının ortaya çıkmasına zemin hazırlayacağını belirtmiştir. Savaşın bütününe veya cephelerine dair resmi askeri kaynakların sunduğu teknik materyallerin ötesinde şahısların duygusal hareketliliğini de içeren hatırat-günlük vb. metinlerin insan ve savaş arasındaki ilişkiyi ortaya koyduğunu vurgulamıştır. Çalışmasının ana hatları bu türden eserler üzerine inşa edilirken, genel olarak Irak havalisine dair yazılmış hatırat-günlük tarzı metinlerin bibliyografik tespiti, bölgeye dair izlenimler, iklim şartlarının bu metinlere yansıması üzerinde durulmuştur.

Hatıratlarla ilgili diğer önemli bir yazı Mehmet Beşikçi tarafından kaleme alınmıştır. Karamanlı Rum Ortodoks mezhebine bağlı bir Hristiyan Türk’ün Çanakkale ve Kafkas cephesinede tuttuğu günlük üzerinden, savaşın değişik veçheleri gözler önüne serilmiştir. Her şeyden önce, bu Hristiyanın geri hizmette değil, muharip sınıf olarak ve gönüllü savaşması, bu husustaki yanlış yargıyı naks edecek bir husustur.  Diğer taraftan, hatıratların önemi üzerinde durularak, bu metinleri okuyan sonraki nesillerin milli kimliklerin meydana gelmesine büyük katkı sağlayacağı vurgulanmıştır.

Osmanlı Devleti’nde yeni yazı denemeleri üzerine Fahri Kılıç’ın kaleme aldığı yazıda, savaş dönemindeki tatbikatı anlatılmıştır. Tanzimat döneminde başlayan Alfabe tartışmalarının I. Dünya Savaşı arifesinde Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın girişimiyle yeniden gündeme geldiğini vurgulayan yazar, bir müddet sonra yazışmalarda aksaklıklara neden olduğu için kaldırıldığını ifade etmiştir.

Dosyamızın son bahsinde, Cihan Harbi’ne  farklı bir bakış getiren Kadir Kon,  bu savaşın bizim açımızdan 1918’de bitmediğini dile getirerek, yeni bir yaklaşım sergilemiştir. Artçı savaş olarak tanımladığı Milli Mücadele’nin, ana savaş olan Cihan Harbi’nin devamı olduğunu anlatan bir yazı kaleme almıştır.

 

Daha önce dergimizde neşredilen Ömer Turan’ın, Türk tarih yazımında Cihan Harbi’ni anlatan yazısı, ehemmiyetine binaen bu sayımızda da yer verdik. Bu alanla ilgili muhtasar bir kaynakça hazırlayan yazar, çalışmaları tasnif ederek değerlendirmeye tabi tutmuştur.

         Bu başlığın son yazısını hazırlayan, Burak Bilgehan Özpek ve Sedat Türker, savaş sonrası Orta Doğu toplumları ve bağımsızlığını ele almışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte, bölgenin tamamen sömürge haline geldiğini vurgulayan araştırmacılar, büyük bir haksızlığın temelinin atıldığı o günleri, günümüze kadar süregelen huzursuzluğun da müsebbibi olarak değerlendirmektedirler.

Dosya harici aktüel konu olan Kaşıkçı cinayeti ile ilgili TIME dergisinin Ekim sayısında Karl Vick tarafından kaleme alınan yazı Fatih Kürşat Topçuoğlu tarafından “Vahşi gerçek(lik)” başlığı altında tercüme edilerek okuyucularımıza sunduk.

          Bâki selâm ve muhabbetle…