Gerçek İslâm’a dair soruşturmalar—II
Murat Beyazyüz

Özet

Gerçek İslâm’a dair soruşturmalar için İslâm’ın ortaya çıktığı devrin iyi bir dayanak noktası olacağını kabul ediyoruz ve o devrin uygulamalarına gözlerimizi çeviriyoruz. Bu soruşturma sürecinde İslâm’ın ortaya çıkışı ile o devrin bazı özellikleri arasındaki ilişkilere de temas etmemiz gerekiyor. Bir dinin, temel inanç esasları bağlamında ortaya çıkışı ilahî takdirin bir sonucu olarak görülse bile o dinin ortaya çıkış şekli, ilk buyrukları, tebliğ usulleri, kullanılan dil ve üslup ve insanları tebliğ edilene ikna etmek için kullanılan araçlar dinin ortaya çıktığı devrin, topluluğun, coğrafyanın özelliklerinden bağımsız değildir. Bu ilişkiyi gerek semavi dinlerin, gerek semavi olmayan dinlerin ortaya çıkışında tekrar tekrar tespit etmek mümkündür. Mesela antik Yunan’da antropomorfik (insan biçimli) tanrı inancının belirmesi insanın kendi zekâsına ve bedenine güvenini arttıran sosyal inşa gelişmeleriyle ilişkilidir. Antropomorfik tanrı inancının hâkim olduğu devirlerde insan bedeninin mükemmelliğine ve fiziksel görünüme verilen önemin de belirgin olarak artmış olduğu görülebilir. Hz. İsa’nın göstermiş olduğu mucizeler de kendi devrinde tedavi edici ilimlerin revaçta olmasıyla ilişkilendirilebilir. Hastaları iyileştirme, ölüleri diriltme gibi mucizeler, hastaları iyileştirme çabasının ön planda olduğu bir dönemde etkili olabilirdi. Hastalığın ve ölümün ve bunlardan kurtulmanın tamamen yazgı ile ilişkilendirildiği Homeros devrinde Hz. İsa’nın mucizelerinin bir çarpıcılığı olmazdı, çünkü bu mucizelerin sonuçları da doğrudan yazgı ile ilişkilendirilirdi.

Gerçek İslâm ilkel bir toplulukta mı ortaya çıktı?

İslâm dininin ortaya çıktığı coğrafya Arap Yarımadasıdır ve bu yarımada o dönemde herhangi bir imparatorluğun veya devletin idaresi altında değildir. Kuzeydoğusunda Sasani İmparatorluğu, Kuzeybatısında Doğu Roma İmparatorluğu bulunan bu yarımada doğal kaynaklar ve verimli araziler bakımından dikkat çekici olmadığı için her iki imparatorluk da bu toprakları kendi sınırlarına dâhil etmeye kalkışmamışlardır. Yarımadada yaşayan Araplar kabileler halinde yaşamaktadırlar ve henüz siyasi organizasyon açısından devlet düzeyine varmış bir yapılanma söz konusu değildir. Bununla beraber yarımadadaki yaşantının temel ihtiyaçlar etrafında şekillenen ilkel kabile yaşantısı olduğu söylenemez. İslâm’ın ortaya çıktığı yedinci yüzyılda Arap Yarımadasında yerleşik hayatın sürdüğü, ticaret, tarım ve hayvancılığın yapıldığı kentler vardır. Mekke bu kentlerin en önde gelenidir. Köy ve kentlerde yerleşik biçimde yaşayan ve “hadari” denilen topluluklardan başka yarımadada göçebe tarzda yaşayan bedeviler de bulunmaktadır ve bedeviler o zaman için de medeniyetten daha az nasibini almış kaba kimseler olarak görülmektedir. Bir de hayvancılık sebebiyle göçebe tarzda yaşayan kabileler mevcuttur. Bu kabileler küçük gruplar halinde yağma ve çapulla yaşayan bedevilerden farklı olarak daha organize bir yaşam tarzına sahiptirler. İslâmiyet Mekke kentinde ortaya çıkmıştır ve bu kent hem önde gelen Arap kabilelerinin yaşadığı yer olması hem de ticari, kültürel ve dini açıdan merkez özelliği taşıması bakımından önemlidir. Hz. Muhammed de Mekke’de yaşayan en güçlü kabile olan Kureyş kabilesine mensuptur.  

Anahtar Kelimeler